
İşte, bir sokak, mutlu evlilik, doğan çocuk yankımakta şiirden. Yine de belli belirsiz bir iç ezikliği… Çoğumuz, eski semtimize yolumuz düştüğünde gönül ezginliği duyarız. Anılar üşüşür. Çocukluğumuz, ilkgençliğimiz, yitirdiğimiz büyükler, bunlar hepsi bir an için yürek burkar.
Oktay Akbal’ın tadı damağımda kalmış kitaplarından biri de Şair Dostlarım’dır. Anılar, eleştirel yorumlar, gözlemler iç içe, Türk şiirinin ustaları belirir Şair Dostlarım’da. Çoğu henüz gençtir, yolun başında, ülküler, umutlar kuşanmış…
Akbal, Ziya Osman Saba’ya uzun bir bölüm ayırmıştır. Orada şaire derin bir sevgiyle yaklaşılır. Ziya Osman Saba’nın portresinde, bugün varlığına çok ihtiyaç duyduğumuz, gerçek ‘gönül adamı’nı yakalarız.
Oktay Akbal’ın Ziya Osman’a ilişkin anıları arasında bir de gazetecilik görevi vardır: O zamanki (1950’ler) Vatan Gazetesinin sanat sayfası için, Oktay Akbal, şairlere en çok sevdikleri şiirlerini sormaktadır. Bu sebeple Kadıköyü’ndeki evine gider şairin.
Ziya Osman, “Misakımillî Sokağı No. 37” adlı şiirini söyler:
“Ah, şimdi hâtıralar mahallesinde
Misakımillî Sokağı No. 37
Orası bütün evler, bütün ömür içinde,
Mesut olduğumuz evdi.”
Bu içli şiir şairin Nefes Almak kitabındadır, ölümünden sonra yayınlanan eseri. Saba’nın ölümcül hastalığını bilen Oktay Akbal, ziyareti sırasında zaten tedirgindir; bir de şiirin hüznüyle sarsılacaktır.
Aslında, Nefes Almak, oluşum ve yayınlanış hikâyesiyle yürek yakar. 1962’de ikinci basımı yapılır Nefes Almak’ın. Arka kapağındaki yazı -büyük olasılıkla Yaşar Nabi kaleme almıştır- o hikâyeyi söyleyip duruyor:
“Ziya Osman Saba’nın o zamana kadar yazdığı şiirleri içine alan Geçen Zaman adlı kitabı 1947’de Varlık Yayınları arasında çıkmıştı. O tarihten sonra yazdığı şiirlerse, ancak ölümünden sonra, 1957’de basıldı. Bugün ikinci baskısı elinizde olan bu kitabı, sayfa sayfa, satır satır, kendi eliyle hazırlamış, adını kendisi koymuş ve dizgiye verilecek bir tamamlılıkta, ölümünden sonra Yaşar Nabi’ye verilmesi tembihi ile dolabında saklamıştı. Bu şiirlerin 1953’ten sonrakileri, ölümün acı nefesini duya duya yazılmıştır. Nefes almanın eşsiz mutluluğunu, ölüme mahkûm olduğunu bilen bir genç adam kadar kim duyabilir? Bu kitap ölümsüzlüğünü, o duyuşun gücünden alıyor.”
Ve o kitapta, “Misakımillî Sokağı No. 37”nin âdeta özel bir yeri vardır. Bir başka usta şairimiz, Necatigil de üzerinde özellikle durmuştur.
İlk okunduğunda, bir semtten bir başka semte taşınıştan sonraki izlenimlerin, duygulanımların sezildiği şiir, asıl sırrını öyle kolay kolay ele vermiyor. Gerçi sevinç giderek azalmış, hüzün öne çıkmış, yarın umudu iyice sönmüş ama, bir tevekkül, razı oluş da söz konusu.
Sevinç, bir bakıma, anılarda, anımsayışta kalmış. Şairle eşi o sokaktan geçerken o evi görüp kiralamışlar. “Bir çift küçük odası”nı birlikte döşemişler. Orası onlar için “gönül sarayı, aşk yuvası” olmuş.
Düşünün, 1930’ların, 40’ların insanı için, iki odalı eski bir Kadıköyü evi saraydan farksız olabiliyor. Bugünün en koyu sevdasında bile iki oda birtakım mırınkırınlara yol açacaktır…
Sonra bugün bütünüyle ‘yitik’ bir İstanbul dört dizeye sığar:
“Akşamlar iner, ‘kaymak yoğurt’çularla,
Kaldırımlar benim için gölgelenirdi.
Saatler ilerler bozacılarla,
Derken bir komşu seslenirdi.”
Yeldeğirmeni’ndeki Misakımillî Sokağı’nı, şair, altmış, yetmiş yıl önceki haliyle betimler: Boş arsalar, havagazı feneri, arnavut kaldırımları. Tam o sırada ‘elektrik’ çıkagelir. Durgun ama erinçli bir hayat. Havagazı fenerinin rüzgârla açılıp kapanan ışığı, sanki tek hareketlilik. Şair, kim bilir hangi günler, kim bilir ne çok gün, pencere önünde, arnavut kaldırımlarını seyrediyor. Rüzgâr esiyor, kar yağıyor. Günler öyle tekdüze…
“Bir çocukluk oyunu mu oynadık orada?
Sen gelin olmuştun, ben güvey.
Sen öyle güzel; ben daha genç,
Yepyeni, taptazeydi her şey.”
İşte, bir sokak, mutlu evlilik, doğan çocuk yankımakta şiirden. Yine de belli belirsiz bir iç ezikliği… Çoğumuz, eski semtimize yolumuz düştüğünde gönül ezginliği duyarız. Anılar üşüşür. Çocukluğumuz, ilkgençliğimiz, yitirdiğimiz büyükler, bunlar hepsi bir an için yürek burkar. Ama kaçımız böylesine yoğunlaşıp bir ‘şiir’ yazmanın ardına düşeriz?
“Ne zaman o sokağa yolum düşse şimdi” diyor şair, ayaklarının geri geri gittiğini söylüyor. Evlerin cansızlığından, insanların vefasızlığından söz açıyor. Eski komşularının başkalarıyla görüşmelerinden yakınıyor. Ama niye? Bir semtten, bir sokaktan ayrılışın doğal sonuçları değil mi? Sonra birdenbire o kadar duygun son dörtlük:
“Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler,
Elektrik lambasıyla değiştirilen fener.
O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses:
Günler geçti, geçti, geçti… der.”
Ziya Osman Saba’nın hayat hikâyesiyle yan yana okunmazsa, “Misakımillî Sokağı No. 37” içsel kırıklığını tam açmaz, ele vermez. Şairin talihsiz hastalığını, erken ölümünü, ölümünden önce, yakında öleceğini ‘öğrenişini’ okuduktan sonra, işte öylece, bu şiirdeki hüzün ve tevekkül, şiirin adındaki o tuhaf ‘mektup adresi duygusu’, hepsi birdenbire yerli yerine oturur.
Sonra, bir öykünün de kılavuzluğuna, bütünleyiciliğine ihtiyaç duyabiliriz. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde yer alan, yurtsamalı bir İstanbul hikâyesi. “O Mahalle”yi Necatigil şöyle yorumluyor:
“ ‘O Mahalle’, şairin nişanlısıyla birlikte ayrı ev arayışlarını, sonra o sokaktaki o evin kiralık iki odasına taşınmalarını, mutluluklarının ilk yuvası olan, ilk çocuklarıyla daha da şenlenen o evde yaşadıkları sıcak hayatı, çok sonra başka yere taşınmaya mecbur kaldıkları vakit içlerine dolan hüznü anlatıyor. Öyküye konu olan ev, Kadıköy’de şairin son kitabındaki (Nefes Almak) ‘Misakımillî Sokağı No. 37’ başlıklı şiirinde anlatılan evdir.”
Bir şiirden bir İstanbul gezintisi size. Misakımillî Sokağı’nda o ev bugün nasıl bir dönüşüme uğradı, sokaktaki evler, sokak, bütün semt nasıl kılık, kimlik değiştirdi… “O Mahalle”yi okuduğumuzda, geçmiş günlerin yarı ahşap yarı kâgir bir Kadıköyü evi çıkar karşımıza. O doku, 1960’ların ortasına kadar varlığını korudu. Sonra birdenbire, İstanbul’un mimarisindeki sözüm ona yenilenişe, doku da yenik düştü.
Oysa “O Mahalle” hikâyesinde mevsim hâlâ sonbahardı. Gökyüzü “sanki daha merhametle üzerimize titrer”. Şairle nişanlısı Kadıköyü sokaklarında kiralık ev ararlar. Şairin nişanlısı ince bir pardesü giymiştir, başında “bere şapkası”. “Arnavut kaldırımlı fakir mahallelerden, asfalt caddelerden” geçerler.
Kadıköyü “küçük bahçelerle” çevrilidir, çiçekler, boy atmış ağaçlar. “Aile reisleri” birer birer evlerine dönerlerken, sokak fenerleri de birer birer yanar. Deniz bereketi uçsuz bucaksızdır; “balığın beklenmedik fiyatı” fakirin yüzünü güldürmüştür, kapı önlerinde buram buram balık kızartması kokusu.
Ev köşebaşındadır. “Kapı, yukarı kattan çekilen bir iple, kendiliğindenmişçesine” açılır. Taşlık yeni yıkanmıştır. Merdivenden “ev kıyafetiyle” bir gençkız iner. Şiirdeki iki odayı gezdirir. Şair, odayı, “elektriğine koyacağımız abajurlar, yeşil bir aydınlık içinde” görmeye başlamıştır bile.
Biliyorum, hiçbir iz kalmadı o evden, sokaktan, o mahalleden, o insanlardan. Belki şiirden ve hikâyeden de. Ama “Misakımillî Sokağı No. 37” ve “O Mahalle” bende yaşayageldi. Benim için o günler geçmedi, geçmedi, geçmedi…
Selim İLERİ