.

28/4/2008

Mutluluk Denemeleri -II-

bir ses ve koku melodramı; hatıralar

 

Hatıralar ne işe yarar?  Geçmişten, kopuk kopuk saniyeleri oynatmak hayalde, nasıl bir duygudur o?  İnsanoğluna müstesna; bir hızlı çekim,adeta hayatın sinematografik bir izdüşümü gibi her kafada.Gariptir.Garip olduğu kadar da mucizevi. Biz baştan aşağı değişirken, yıllar öncesini sabitleyebilmek zihinlerimize, ve her seferinde biraz eskise de filmin şeritleri tekrar tekrar okuyabilmek onları... Fevkalade değil midir?

 

Hatırlamak,  ve hatırlatmak vardır geçmişi harekete geçiren. Hatırlamak irade işi.

Ama ya hatırlatması bir şeyin ’her şeyi’?  

 

Bizzat hatıralık olmalıkların dışında beni sorgusuz sualsiz geçmişe götüren çok güçlü iki şey vardır: Ses ve koku. Ancak öyleleri ki, onlar hem basit ve bilindik, hem de her biri hatıralarla işlenmiş,ağır anlam taşıyor olanlarından.Günlüklerden, hatıra defterlerinden ve hatta parlak fotoğraf  karelerinden daha da güçlüdür bu ikisi. Sadece hayalinizi değil tüm benliğinizle bırakır sizi maziye.Belki istemezsiniz bu ansız bulunmuşluğu ve belki bir zaaftır hatıralar, bilmiyorum. Ama zaaf olsa ne çıkar? Her şeye kendini muktedir hissederken insanın başı yine kendiyle derttedir ya. Söz geçiremez bir türlü.Söz geçiremezsizin ve çaresiz susarsınız. Sonra bir melodi ya da bir rayiha gelir ki ,tüm yaşanmışlıkları ve belki bütün bir maziyi söküp çıkarır zihinlerden. Bir saniye durursunuz. Zihin ışıkla yarışır o bir saniye. Yıllar sonra bir simayı yeniden görmek,bir an çıkaramamak gibi bir saniyedir o.Tereddütlü, sevinmek ve üzülmek arasında binlerce kez gidip gelinen o bir saniyenin sonunda, evet, bu sefer şanslısınızdır. Ve sonra, işte şimdi; hatırlarsınız kokuları, sesleri, anıları...’’o şarkı, o rüzgar, o!’’ dersiniz. Anlarsınız bir damla kokunun ya da bir kaç notanın nelere kadir olduğunu. Unutamadım seni’nin ’’deli çağları’’, tütün kolonyasının ilk sakal traşlı gençlik yıllarını anlattığını hatırlarsınız.

 

İyi ya da kötü, arkaplanı parlak ya da loş, garip şeyler hatıralar.

Gariptirler, çünkü ’mutlu etme işlevi’ olmamalarına rağmen anlaşılmaz bir çekicilikleri ve bağlayıcılıkları vardır.Aslında mutlu edemezler hiç bir insanı. Mazidir hepsi. Anılar güzelse; geçmişte kalmıştır. Artık onlar için halihazırda sevinmek ya da gurur duymak anlamsızdır. Ve zaten kötüyse; başlı başına bir üzülme sebebidir her biri...

Gariptirler, ama onları değiştiremezsiniz. Bırakın değiştirmeyi en ufak bir rütuşa bile izin vermezler. Şayet zihniniz onları yok etmeye ya da bir tadile zorlasa o zaman birdenbire bir tahayyül, bir fikir ya da bir içgeçirme oluverirler.

Ve evet gariptirler,ama ne yana konulmuş olunursa olunsun istisnasız hepsi değerlidir. Baş aktörünün bizzat kendimiz olduğu kısafilmlerdir ve  hepsi ‚‚bizzat yaşanmışlık’’ değeri kazanmıştır çünkü. Hepsi yadigardır.Ve insanlar belki yadigarları, ’’devr-i baharın anıları’’ için yaşarlar ama gelin görün ki, ’’hatıralar ne işe yarar?’’ dediğinizde cevabı bir takvim yaprağını geçemez.

 

Ama olsun. Hatıralar sadece ıstırap verir olsun. Şairin dediği gibi; acı çekmek, ruhun fiyakasıdır. Istıraptan  kimse yargılanmayacak, bir tür gönül rahatlığı tadı veriyor ve şu ’bir görünmez şeyin gölgesi’ dünyada hep bir çaba, hep bir arayış oluyorsa, bırakın üzülelim ne çıkar... Ta ki kulağa çalan ezgi  bir mevlid, gelen koku, toprağın kokusu olana dek.

 

Mehmet Ali ARICI

 

 

1/12/2007

Mutluluk Denemeleri - I -

Kategori: FiKiR-Deneme

Bu yazıyı kaleme aldığım şu anda dışarıda sağanak bir yağmur yağmaktadır.Kahve lekeleriyle desenlenmiş masamın üzerinde ve titreyen lambamın beyaz ışığı altında kağıdıma bir şeyler karalarken yağmurun şu emsalsiz iç musikisi beni tarifsiz ve nedensiz bir hüzne sevkediyor.Yağmurlu günlerin bende kötü bir anısı olduğunu itiraf etmeliyim. Çocukluğum ve ’’kendimi çocukluktan kurtaramadığım dönemler’’in dışında, tüm ağlamaklı ve o bedbaht günlerimin yağmurlu zamanlara denk gelmesinden olacak ki kapalı ve boğuk havalardan hazzetmiyorum.Her sağanak gün,her yağmurlu saat,her ıslak dakika ve her boğuk saniye beni mutsuz ve aciz kılıyor...Ve mutsuzluk bende yağmur sesiyle ahenkli garip bir alaka kazanmış gibi...

Şimdi bu hal üzerine ne anlatılır bilmem.Ancak uzun zamandır beni meşgul eden bir mevzudan bahsetmek kararındayım.Mutluluktan ve mutsuzluktan.Öncelikle mutsuzluğa düşmemek için az çok mutlu olmaya ihtiyaç var. Açık söylemeliyim ki dünyada çok az şeye mutlu olan birisiyim.Ve görüyorum ki mutlu insan-mutsuz insan tipolojisinde de açığa çıkan bir dolu şey var. ’’İşin derinine inmek’’ gibi zorlu bir kaygım yok, ancak bu iki insanı karşı karşıya getirdiğimde çokça şey keşfettim.Mesela kıskançlık.Kendimden bilirim; ne vakit mutsuz olsam ve ne vakit ’’yağmurlu zamanlarım’’ denk gelse kendini açık eden bu durumda hep mutlu ve bahtiyar insanlara takılır gözlerim.Pencereye vuran yağmur damlaları arkasında sokakta koşuşturan mesut insanları seyre dalarım.Sessiz bir hüzün ve içteniçe bir kıskançlıkla...Anlarım ki yağmur, mutlu insanlar için biraz gereğinden fazla –sevinçli- bir zorunluluktur...Bir diğeri; haksızılığa uğramışlık,bir mağdurluk hissidir ki bu duyguya kapılan bir ’’mutsuz insan’’ için dünyayı anlamak oldukça güçleşir.Her şeyin bir kurgu,herkesin oyuncu ve yaşadığım tüm şeylerin bir senaryo olduğunu düşünürüm bazen (belki ’’kader senaryosu’’ kim bilir?). Bazen dışarı çıkarım.Görürüm ki parklarda, ,sokaklarda, camii avlularında,çarşılarda gezinen ve o günlük ezici telaşenin içinde mutlu olabilen o kadar çok insan vardır ki! Ziya Osman’ın anlattığı gibi her yer adeta bir ’’Mesut insanlar fotoğrafhanesi’’...Dünyaya aldırmayıp o olumsuzluklar içinde mutlu olmayı başarabilen onca insan...Ben henüz 20 yaşındayım ve bunu beceremiyen biri olarak bu tip manzaralar beni çok etkiler.İşte o zamanlar kendimi gerçek manada aciz ve mağdur hissederim.Ancak bu mağduriyet duygusu mutlu olmasını bilemeyen biri için yersizdir.Çünkü kimsenin suçu yoktur.Kendini yaralayan birinin suç işlemiş olmaması gibi açık seçik, zahiridir her şey...

Mutluluk gerçek anlamıyla bir erdem, ve karşılığı hem çok fazla hem de bir hiç kadar basit.Mutluluğun bir piyango gibi nerde saklı olduğunu bilemiyoruz.Alınan bir duada,bir iftar arefesinde ya da sevgilinin bir  bakışında yahut ansızın bir dost ziyaretinde...inanıyorum ki huzurun ve mutluluğun asıl sebebi de işte bu bilgisizlik ve cehalet..Bu cehalet ki insana tatlı bir haz kaynağı oluşturuyor.Gelecekteki keder ve sıkıntıları bilememe ve bu sıkıntılardan arınmışlık, insana verilmiş büyük bir nimet. Bundandır ki gelecek hep güzel tasavvur ediliyor,her laf ’’her şey güzel olacak’’ manasıyla nihayetleniyor. Bundandır ki dağların bile kaldıramadığı ölümü güle oynaya taşıyabilen tek canlı, biz insanlarız. Ancak bahsettiğim bu haller bazı travmatik durumları da beraberinde taşımakta.Mutlu olduğunun farkına varamayan insanlar olduğu gibi mutlu olduğunu sanıp kendini kandıran insanların çokluğu da bir hayli fazladır.Ben daha çok ikincisini yaşıyanlardanım.Mutlu olduğu yanlışına düşüp Büyük İskender gibi kendini kandıran ne çok insan vardır değil mi?Büyük İskenderin dalkavukları onu,Zeus’un oğlu olduğuna inandırmışlar.Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce:’’Buna ne diyeceksiniz,bakalım? demiş;kıpkızıl, mis gibi insan kanı değil mi bu?’’ Destanlardaki tanrıların yarasından akan kan hiç te böyle değil.’’

Ben artık kendimi kandırmıyorum.Ve sanırım gerçek manada mutlu ve huzurlu olduğum yeri keşfetmek bahtiyarlığına ulaşmış birisiyim.Şu geçen ömrü dakikalarımda şu sırrı çözdüm ki; aklımın en rahat, içimin en huzurlu ve de gerçek mutluluğun az çok tadını alabildiğim tek yer seccadeler...Ve inanıyorum ki bu yağmurlu günlerim, rahmetin farklı bir tecellisi...

 

 

Mehmet Ali ARICI

 

19/11/2007

Bir şiirin çevresinde...

Kategori: AKTUEL

 

İşte, bir sokak, mutlu evlilik, doğan çocuk yankımakta şiirden. Yine de belli belirsiz bir iç ezikliği… Çoğumuz, eski semtimize yolumuz düştüğünde gönül ezginliği duyarız. Anılar üşüşür. Çocukluğumuz, ilkgençliğimiz, yitirdiğimiz büyükler, bunlar hepsi bir an için yürek burkar.

Oktay Akbal’ın tadı damağımda kalmış kitaplarından biri de Şair Dostlarım’dır. Anılar, eleştirel yorumlar, gözlemler iç içe, Türk şiirinin ustaları belirir Şair Dostlarım’da. Çoğu henüz gençtir, yolun başında, ülküler, umutlar kuşanmış…

Akbal, Ziya Osman Saba’ya uzun bir bölüm ayırmıştır. Orada şaire derin bir sevgiyle yaklaşılır. Ziya Osman Saba’nın portresinde, bugün varlığına çok ihtiyaç duyduğumuz, gerçek ‘gönül adamı’nı yakalarız.

Oktay Akbal’ın Ziya Osman’a ilişkin anıları arasında bir de gazetecilik görevi vardır: O zamanki (1950’ler) Vatan Gazetesinin sanat sayfası için, Oktay Akbal, şairlere en çok sevdikleri şiirlerini sormaktadır. Bu sebeple Kadıköyü’ndeki evine gider şairin.

Ziya Osman, “Misakımillî Sokağı No. 37” adlı şiirini söyler:

“Ah, şimdi hâtıralar mahallesinde

Misakımillî Sokağı No. 37

Orası bütün evler, bütün ömür içinde,

Mesut olduğumuz evdi.”

Bu içli şiir şairin Nefes Almak kitabındadır, ölümünden sonra yayınlanan eseri. Saba’nın ölümcül hastalığını bilen Oktay Akbal, ziyareti sırasında zaten tedirgindir; bir de şiirin hüznüyle sarsılacaktır.

Aslında, Nefes Almak, oluşum ve yayınlanış hikâyesiyle yürek yakar. 1962’de ikinci basımı yapılır Nefes Almak’ın. Arka kapağındaki yazı -büyük olasılıkla Yaşar Nabi kaleme almıştır- o hikâyeyi söyleyip duruyor:

“Ziya Osman Saba’nın o zamana kadar yazdığı şiirleri içine alan Geçen Zaman adlı kitabı 1947’de Varlık Yayınları arasında çıkmıştı. O tarihten sonra yazdığı şiirlerse, ancak ölümünden sonra, 1957’de basıldı. Bugün ikinci baskısı elinizde olan bu kitabı, sayfa sayfa, satır satır, kendi eliyle hazırlamış, adını kendisi koymuş ve dizgiye verilecek bir tamamlılıkta, ölümünden sonra Yaşar Nabi’ye verilmesi tembihi ile dolabında saklamıştı. Bu şiirlerin 1953’ten sonrakileri, ölümün acı nefesini duya duya yazılmıştır. Nefes almanın eşsiz mutluluğunu, ölüme mahkûm olduğunu bilen bir genç adam kadar kim duyabilir? Bu kitap ölümsüzlüğünü, o duyuşun gücünden alıyor.”

Ve o kitapta, “Misakımillî Sokağı No. 37”nin âdeta özel bir yeri vardır. Bir başka usta şairimiz, Necatigil de üzerinde özellikle durmuştur.

İlk okunduğunda, bir semtten bir başka semte taşınıştan sonraki izlenimlerin, duygulanımların sezildiği şiir, asıl sırrını öyle kolay kolay ele vermiyor. Gerçi sevinç giderek azalmış, hüzün öne çıkmış, yarın umudu iyice sönmüş ama, bir tevekkül, razı oluş da söz konusu.

Sevinç, bir bakıma, anılarda, anımsayışta kalmış. Şairle eşi o sokaktan geçerken o evi görüp kiralamışlar. “Bir çift küçük odası”nı birlikte döşemişler. Orası onlar için “gönül sarayı, aşk yuvası” olmuş.

Düşünün, 1930’ların, 40’ların insanı için, iki odalı eski bir Kadıköyü evi saraydan farksız olabiliyor. Bugünün en koyu sevdasında bile iki oda birtakım mırınkırınlara yol açacaktır…

Sonra bugün bütünüyle ‘yitik’ bir İstanbul dört dizeye sığar:

“Akşamlar iner, ‘kaymak yoğurt’çularla,

Kaldırımlar benim için gölgelenirdi.

Saatler ilerler bozacılarla,

Derken bir komşu seslenirdi.”

Yeldeğirmeni’ndeki Misakımillî Sokağı’nı, şair, altmış, yetmiş yıl önceki haliyle betimler: Boş arsalar, havagazı feneri, arnavut kaldırımları. Tam o sırada ‘elektrik’ çıkagelir. Durgun ama erinçli bir hayat. Havagazı fenerinin rüzgârla açılıp kapanan ışığı, sanki tek hareketlilik. Şair, kim bilir hangi günler, kim bilir ne çok gün, pencere önünde, arnavut kaldırımlarını seyrediyor. Rüzgâr esiyor, kar yağıyor. Günler öyle tekdüze…

“Bir çocukluk oyunu mu oynadık orada?

Sen gelin olmuştun, ben güvey.

Sen öyle güzel; ben daha genç,

Yepyeni, taptazeydi her şey.”

İşte, bir sokak, mutlu evlilik, doğan çocuk yankımakta şiirden. Yine de belli belirsiz bir iç ezikliği… Çoğumuz, eski semtimize yolumuz düştüğünde gönül ezginliği duyarız. Anılar üşüşür. Çocukluğumuz, ilkgençliğimiz, yitirdiğimiz büyükler, bunlar hepsi bir an için yürek burkar. Ama kaçımız böylesine yoğunlaşıp bir ‘şiir’ yazmanın ardına düşeriz?

“Ne zaman o sokağa yolum düşse şimdi” diyor şair, ayaklarının geri geri gittiğini söylüyor. Evlerin cansızlığından, insanların vefasızlığından söz açıyor. Eski komşularının başkalarıyla görüşmelerinden yakınıyor. Ama niye? Bir semtten, bir sokaktan ayrılışın doğal sonuçları değil mi? Sonra birdenbire o kadar duygun son dörtlük:

“Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler,

Elektrik lambasıyla değiştirilen fener.

O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses:

Günler geçti, geçti, geçti… der.”

Ziya Osman Saba’nın hayat hikâyesiyle yan yana okunmazsa, “Misakımillî Sokağı No. 37” içsel kırıklığını tam açmaz, ele vermez. Şairin talihsiz hastalığını, erken ölümünü, ölümünden önce, yakında öleceğini ‘öğrenişini’ okuduktan sonra, işte öylece, bu şiirdeki hüzün ve tevekkül, şiirin adındaki o tuhaf ‘mektup adresi duygusu’, hepsi birdenbire yerli yerine oturur.

Sonra, bir öykünün de kılavuzluğuna, bütünleyiciliğine ihtiyaç duyabiliriz. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde yer alan, yurtsamalı bir İstanbul hikâyesi. “O Mahalle”yi Necatigil şöyle yorumluyor:

“ ‘O Mahalle’, şairin nişanlısıyla birlikte ayrı ev arayışlarını, sonra o sokaktaki o evin kiralık iki odasına taşınmalarını, mutluluklarının ilk yuvası olan, ilk çocuklarıyla daha da şenlenen o evde yaşadıkları sıcak hayatı, çok sonra başka yere taşınmaya mecbur kaldıkları vakit içlerine dolan hüznü anlatıyor. Öyküye konu olan ev, Kadıköy’de şairin son kitabındaki (Nefes Almak) ‘Misakımillî Sokağı No. 37’ başlıklı şiirinde anlatılan evdir.”

Bir şiirden bir İstanbul gezintisi size. Misakımillî Sokağı’nda o ev bugün nasıl bir dönüşüme uğradı, sokaktaki evler, sokak, bütün semt nasıl kılık, kimlik değiştirdi… “O Mahalle”yi okuduğumuzda, geçmiş günlerin yarı ahşap yarı kâgir bir Kadıköyü evi çıkar karşımıza. O doku, 1960’ların ortasına kadar varlığını korudu. Sonra birdenbire, İstanbul’un mimarisindeki sözüm ona yenilenişe, doku da yenik düştü.

Oysa “O Mahalle” hikâyesinde mevsim hâlâ sonbahardı. Gökyüzü “sanki daha merhametle üzerimize titrer”. Şairle nişanlısı Kadıköyü sokaklarında kiralık ev ararlar. Şairin nişanlısı ince bir pardesü giymiştir, başında “bere şapkası”. “Arnavut kaldırımlı fakir mahallelerden, asfalt caddelerden” geçerler.

Kadıköyü “küçük bahçelerle” çevrilidir, çiçekler, boy atmış ağaçlar. “Aile reisleri” birer birer evlerine dönerlerken, sokak fenerleri de birer birer yanar. Deniz bereketi uçsuz bucaksızdır; “balığın beklenmedik fiyatı” fakirin yüzünü güldürmüştür, kapı önlerinde buram buram balık kızartması kokusu.

Ev köşebaşındadır. “Kapı, yukarı kattan çekilen bir iple, kendiliğindenmişçesine” açılır. Taşlık yeni yıkanmıştır. Merdivenden “ev kıyafetiyle” bir gençkız iner. Şiirdeki iki odayı gezdirir. Şair, odayı, “elektriğine koyacağımız abajurlar, yeşil bir aydınlık içinde” görmeye başlamıştır bile.

Biliyorum, hiçbir iz kalmadı o evden, sokaktan, o mahalleden, o insanlardan. Belki şiirden ve hikâyeden de. Ama “Misakımillî Sokağı No. 37” ve “O Mahalle” bende yaşayageldi. Benim için o günler geçmedi, geçmedi, geçmedi…

 

Selim İLERİ

19/10/2007

Kar Musikisi

Kategori: Pure Poem

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı,

Bir erganun ahengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta.

Birdenbire mes'udum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfezdeyim artık!

 

Yahya Kemal BEYATLI

19/10/2007

Göçebe Kitaplar

Kategori: FiKiR-Deneme

 

 

Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeyegöreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. 'Sürekli yeniden başlayanlar' ile 'yerlerinde kök salanlar' arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara'da, kimi Michigan'da, kimi İstanbul'da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona'da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, "filanca şehirde kaldı". Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmayagörsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar'ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin'i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler. Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.


 

Elif ŞAFAK

 05 Aralık 2006, Salı

« Önceki — Sonraki »